Er Özgür İradeyi Kurtarmak
Er Agent Causation ve Liberteryen Özgür İradeyi Kurtarmak
Temel Kavramlar: Alternatif Olasılıklar ve Sourcehood
Özgür irade felsefesinde iki temel kavram var ve bunları baştan birbirinden ayırt etmek gerekiyor: alternatif olasılıklar ve sourcehood. Alternatif olasılıklar, bir eylemin özgür iradeli eylem olabilmesi için aynı koşullarda farklı bir eylemin de mümkün olması gerektiğini söylüyor. Yani A'yı yaptıysan B'yi de yapabilirdin, "başka türlü de yapabilirdim" diyebilmek. Sourcehood ise farklı bir şey söylüyor; önemli olan alternatifin var olup olmadığı değil, eylemin gerçek kaynağının sen olup olmadığı. Eylem senden mi çıkıyor yoksa tabiri caizse seni geçip mi gidiyor? Bu iki kavram çoğu zaman birlikte gidiyor ama Frankfurt'un ünlü deneyleri bunların ayrılabileceğini gösteriyor.
Frankfurt Deneyleri ve Konjunktif Pozisyon
Harry Frankfurt 1969'da şöyle bir düşünce deneyi kurdu. Black adında bir nörolog var ve Jones'un beynine gizlice bir cihaz (counterfactual intervener) taktı. Bu cihaz Jones'un kararlarını izliyor. Eğer Jones A'yı seçmeye karar verirse cihaz devreye giriyor ve onu B'yi seçmeye zorluyor. Eğer Jones zaten B'yi seçmeye karar verirse cihaz hiç devreye girmiyor. Jones hiç farkında olmadan B'yi seçiyor, cihaz devreye girmedi çünkü girmesine gerek yoktu. Şimdi Jones B'yi seçmekten sorumlu mu? Sezgi "evet" diyor çünkü Jones kendi başına, kendi nedenleriyle B'yi seçti, Black hiç müdahale etmedi. Ama alternatif olasılıklar ilkesine (PAP, Principle of Alternative Possibilities) göre sorumluluk için "A'yı da seçebilirdi" koşulu gerekiyor. Jones A'yı seçemezdi çünkü cihaz izin vermezdi. Yani alternatif olasılık yok ama sorumluluk var gibi görünüyor.
Frankfurt buradan alternatif olasılıklar ilkesinin yanlış olduğu sonucunu çıkarıyor; sorumluluk için "başka türlü yapabilirdin" koşulunun gerekmediğini söylüyor. Bu sonuç tartışmalı ve karşı argümanlar da mevcut (özellikle "zayıf alternatif" çözümü: Jones belki A'yı tam olarak seçemez ama "cihazı harekete geçirecek şekilde karar oluşturmamak" gibi minimal bir alternatif hâlâ var).
Bu yazıdaki görüş, sourcehood ve alternatif olasılıkların her ikisini de zorunlu koşul olarak gerektiren bir konjunktif pozisyon. Frankfurt'un sourcehood'u yeterli saydığı sonucunu reddediyorum çünkü gerçek anlamda tek bir yol varsa, iki seçenek arasındaki denge sıfıra yaklaştığında, kaynak operatörü teknik olarak işlese bile artık gerçek anlamda failden çıkan bir eylem olmaktan çıkıyor. Ama alternatif olasılıkları da tek başına yeterli saymıyorum çünkü sourcehood olmadan alternatif olasılıklar salt rastlantıya dönüşüyor. İkisi birlikte gerekli.
Van Inwagen, Frankfurt Case'leri ve Consequence Argument
Van Inwagen'ın bu tabloya katkısı Frankfurt'un tersine işliyor; o da alternatif olasılıklar ile sorumluluk arasındaki ilişkiyi sorguluyor ama farklı bir yönden. Van Inwagen, çeşitli düşünce deneyleri aracılığıyla sonucu zaten değiştiremediğinde sorumlu olamayacağını savunuyor; X'in ölümü durumunda sen zaten X'in ölümünü engelleyemezsin, engelleyemediğin şeyle ilgili de ahlaken sorumlu olamazsın diyor. Bu argüman kendi içinde tutarlı ama sezgilerimizle çoğu zaman çelişiyor ve bu çelişki önemli.
Telefon şebekesi örneğinde sokakta bir hırsızlık görüyorsunuz, polisi arayabilirdiniz ama rahatınızı bozmamak için aramıyorsunuz. Sonradan o an şehirde şebekenin çökmüş olduğu anlaşılıyor, arayaydınız da bağlanamazdınız. Van Inwagen açısından sonucu değiştiremeyeceğiniz için sorumluluk tartışmalı. Ama bu sezgimizle çelişiyor; aramama kararının arkasında duran niyet hâlâ ahlaki ağırlık taşıyor gibi görünüyor. Kardeş örneğinde Mehmet boğuluyor, Ahmet atlayıp kurtarıyor; atlamasaydı o an aklına kardeşi gelecek, bu duyguyla yine suya atlayacak ve Mehmeti kurtaracaktı. Doğal gelişen bir iç duygu (kardeşini hatırlamak) ile dışarıdan dayatılan bir müdahale (beyne çip takılıp zorla kurtartılmak) aynı kefeye konabilir mi? Konulamaz taraftarıyım çünkü birinde eylem gerçekten failin kendisinden çıkıyor, diğerinde dışsal müdahale agentın özgürlük alanını fiilen kapatıyor.
Koşu yarışı örneği ise Van Inwagen'a karşı bence en güçlü argümanlardan 1ini sunuyor. Ahmet koşu yarışında 1inci oluyor ama farz edelim kendi çabasıyla koşmayı bıraksaydı iki alternatif senaryo mümkündü: birileri birincilik madalyonuna adını hileyle yazdırır ve Ahmet yine "birinci" olur, ya da arkadan biri onu doğal bir hareketle iter ve Ahmet yine birinci olur. Üç senaryoda da sonuç aynı, Ahmet birinci. Ama ahlaki değerlendirme hiç aynı değil sezgisel olarak. Kendi çabasıyla koştuğunda övgüye layık, hile ile adı yazıldığında tam tersi kınanmayı hak ediyor, arkadan doğal bir itmekle geldiğinde ise yine büyük ihtimalle övgüye layık. Sonuç sabit ama ahlaki yargı değişiyor. Demek ki sorumluluk ve övgü yalnızca sonuca bağlanamaz; süreç, niyet ve eylemle özgün nedensel bağlantı sonuçtan bağımsız olarak ahlaki ağırlık taşıyor. Bu, sürecin ve niyetin ahlaki bağımsızlığını görmezden geliyor. Hile senaryosunda Ahmet'in iradesi hiç devreye girmedi, övgü yok hatta kınama var. Doğal itme senaryosunda ise süreç organik ve ona ait olduğu için moral statü korunuyor. Tabii takdir size kalmış :D
Van Inwagen'ın özgür irade tartışmasına asıl felsefi katkısı ise consequence argument olarak biliniyor. Argümanın yapısı şu: determinizm doğruysa, şu anki her eylem geçmişin ve doğa yasalarının zorunlu bir sonucu. Geçmiş üzerinde kontrolünüz yok çünkü siz doğmadan çok önce sabitlendi. Doğa yasaları üzerinde de kontrolünüz yok çünkü bunlar sizin iradenizden bağımsız işliyor. Dolayısıyla bu ikisinin zorunlu sonucu olan eylemleriniz üzerinde de gerçek anlamda bir kontrolünüz olamaz.
Van Inwagen bunu "beta ilkesi" adını verdiği bir aktarım ilkesiyle formalize ediyor. Şöyle söylüyor: eğer üzerinde kontrolün yoksa ve 'nin 'yu gerektirmesi üzerinde de kontrolün yoksa, o halde üzerinde de kontrolün yoktur. Geçmiş () ve doğa yasaları () bir araya gelince eylemi () zorunlu olarak üretiyor:
Sen ne 'yi ne 'yi değiştirebilirsin, dolayısıyla beta ilkesi gereği 'yi de değiştiremezsin. Alternatif olasılık yok, dolayısıyla özgür irade de yok.
Bu argüman felsefi olarak güçlü çünkü sezgisel örneklere değil, mantıksal bir aktarım ilkesine dayanıyor. Ama şunu sormak lazım: beta ilkesi gerçekten geçerli mi? "Kontrol" kavramının ne anlama geldiği burada kritik. Eğer kontrolü "nedensel etki" olarak dar tanımlarsak, argüman işliyor. Ama eğer kontrolü "eylemin kaynağının fail olması" olarak tanımlarsak, yani sourcehood anlamında alırsak, o zaman beta ilkesinin aktarımı tartışmalı hale geliyor. Geçmişi değiştirememen, eylemin kaynağının sen olmadığı anlamına gelmiyor; bu ikisi farklı sorular ve tabii bu cevap da bana kalırsa işlemiyor. Yazının ilerleyen bölümlerinde kuracağım modelin bu ayrımı tam olarak nereye oturttuğunu göreceğiz. Ayriyeten argümanın detaylarına ve fishcerin begging question itirazına girmeyeceğim zira bu yazıda sadece kabaca modelleme yapacağım.
Widerker, Schnall ve Kontrastif Açıklama
Widerker ve Schnall bu noktayı literatürde formalize ediyor. Mele'nin çapraz-dünya argümanına karşı "açıklama eksikliğinin şans anlamına geldiği" varsayımının temelsiz olduğunu söylüyorlar çünkü Mele bu bağlantıyı kanıtlamamış. Bir kuyumcudan kolye çalan biri bunu bilerek ve isteyerek yapıyor; $W$ dünyasında çalmamış olabileceği gerçeği kararını "gökten zembille inmiş" hale getirmiyor. Kararın $t$ anında kaynağı faildi ve o kaynakla üretilmiş bir karardaki açıklama eksikliği kontrolün yokluğunu kanıtlamıyor. Levy'nin "kontrastif açıklama olmadan sorumluluk olamaz" itirazına da şöyle cevap veriyorlar: fail hırsızlığın yanlış olduğunu biliyorsa ve elindeyken çaldıysa, "neden çalmayı seçti" sorusunu nedensel olarak cevaplayamasak bile onu haklı olarak suçlayabiliriz. Bu fikri aşağıda kuracağım modelle ilişkilendireceğim.
Determinizm Türleri ve M Matrisi
Şimdi özgür irade tartışmasında temel pozisyonları ayrıntılı biçimde netleştirmek lazım çünkü "determinizm" kelimesinin kendisi bile muğlak. Kaç tane determinizm vardır, hangileri özgür iradeyi gerçekten tehdit eder, hangisi salt metafiziksel bir iddia; bunları ayırt etmeden tartışma sağlıklı ilerleyemiyor.
Fiziksel determinizm, evrenin herhangi bir $t$ anındaki tam durumunun doğa yasalarıyla birlikte tüm sonraki durumları zorunlu olarak belirlediğini söylüyor.
$$\text{Evren}(t) + \text{Doğa Yasaları} \implies \text{Evren}(t+1) \text{ zorunlu olarak}$$
Laplace'ın şeytanı bu versiyonun ikonik imgesi; her parçacığın konumunu ve momentumunu bilen bir zihin geçmişi ve geleceği eksiksiz hesaplayabilir. Bu görüşte geçmiş sabitlendiğinde gelecek de sabittir. Deterministin güçlü itirazını peşinen söyleyelim: "Hesaplanamaz olması belirlenmiş olmadığı anlamına gelmiyor. Hesaplayamasam da sonuç sabittir." Bu itiraz teknik olarak doğru ama şunu gösteriyor: fiziksel determinizm bu noktada artık ampirik bir iddia değil, tamamen metafiziksel bir inanca dönüşüyor. Hiçbir gözlemle doğrulanamaz, hiçbir hesaplamayla test edilemez, hiçbir pratik sonucu yok. Açıklayıcı gücü sıfır olan bir zafer ilanı.
Kuantum mekaniğinin ortaya çıkışıyla fiziksel determinizm en azından mikro düzeyde sorgulanır hale geldi. Heisenberg'in belirsizlik ilkesi bir parçacığın konumu ve momentumunun aynı anda kesin olarak bilinemeyeceğini söylüyor ve bu epistemik bir sınır mı yoksa ontolojik bir belirsizlik mi, tartışma bugün de sürmekte (bu bölümde indeterminizm ve kuantum meselesine çok derinlemesine girmeyeceğim). Ama en azından Kopenhag yorumu (ortodoks kingo) mikro düzeyde gerçek bir indeterminizmin var olduğunu kabul ediyor. Bu fiziksel indeterminizm özgür iradeye zemin sağlar mı? Tek başına hayır; bir nöronun ateşlenip ateşlenmemesinin kuantum gürültüsüne bağlı olması kararın "benim" olması anlamına gelmiyor, zarın yuvarlayıcısı ben değilim. Ama indeterminizm en azından fiziksel determinizmin kapatmaya çalıştığı kapıyı aralık bırakıyor (bknz. Penrose et al.).
Biyolojik determinizm, davranışlarımızın büyük ölçüde genetik yapımız tarafından belirlendiğini söylüyor. İkiz çalışmaları, davranışsal genetik araştırmaları, nörokimyasal çalışmalar bu görüşe güçlü ampirik destek sunuyor. Bu görüş özgür iradeyi dolaylı biçimde tehdit ediyor: eğer başlangıç değerler matrisimiz büyük ölçüde genlerden geliyorsa ve ilk kararlarımız bu matris tarafından çok güçlü biçimde şekilleniyorsa, "özgür irade"nin işlemeye başladığı an gerçekten ne kadar özgür? Bu soruyu ilerleyen bölümlerde doğrudan ele alacağız.
Libet'in deneyleri burada sık alıntılanıyor. Karar verdiğimizi bilinçli olarak fark etmeden 300-500 milisaniye önce beyinde "readiness potential" denen nöral hazırlık potansiyeli ortaya çıkıyor. Yani karar vermeden önce beyin zaten harekete geçmiş. Bu özgür iradenin illüzyon olduğunu kanıtlıyor mu? Hayır ve bu sonuca atlayış felsefi olarak temelsiz. Birincisi, bilinç kararları bizzat başlatmak zorunda değil; erişim bilinci kararın rasyonel normlarla yönetilmesini sağlamak için yeterli. İkincisi, Libet'in deneylerinde bir "veto gücü" gözlemlenmiş; kişi harekete geçmeden hemen önce durabilmiş, yani beyin harekete hazırlanmış ama fenomenal fail o hareketi gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceğine karar verebilmiş. Üçüncüsü ve en önemlisi: bu deneyler tamamen ahlaki önemi olmayan, keyfi motor hareketler üzerinden yapılmış. Gerçek hayattaki karmaşık ahlaki kararların bu basit motor hazırlık mekanizmasıyla aynı şekilde işlediğini varsaymak büyük bir genellemedir.
Psikolojik determinizm, davranışlarımızın bilinçdışı psikolojik süreçler, geçmiş deneyimler, koşullanmalar ve arzular tarafından belirlendiğini söylüyor. Koşullanmaların ve bilinçdışı süreçlerin güçlü etkiler yarattığını kabul edebiliriz; bu değerler matrisimizin nasıl şekillendiğini açıklıyor. Ama kaynak operatörünün değerler matrisinden bağımsız işleyebildiğini, yani dönüş hikâyelerinin ve istemeyerek değişimlerin bu süreçlere rağmen gerçekleşebildiğini gösteren yeterli ampirik kanıt da var.
Sosyal determinizm de bu tabloya eklenebilir; davranışlarımızın büyük ölçüde sosyal yapılar, sınıfsal konum, kültürel normlar ve kurumsal baskılar tarafından şekillendiğini söylüyor. Bourdieu'nun habitus kavramı tam burada; kişi farkında olmadan sınıfsal konumunun pratiklerini yeniden üretiyor. Bu görüş başlangıç değerler matrisimizin nasıl oluştuğunu açıklamak için güçlü ama yine de kaynak operatörünün o matrise rağmen işleyebildiğini dışlamıyor.
Tüm bu determinizm türlerinin ortak noktası şu ki hepsi değerler matrisinin nasıl şekillendiğine dair açıklamalar sunuyor. Fiziksel, biyolojik, nörolojik, psikolojik, sosyal determinizm; bunların hepsi başlangıç matrisimizin ve sonraki matris durumlarımızın içeriğini etkileyen faktörleri haritalıyor. Ama kaynak operatörünün bu matrisin bir fonksiyonu olduğunu kanıtlamıyor, sadece onun işleyeceği zemini tarif ediyor. Bu ayrım kritik ve bu ayrım olmadan özgür irade tartışması çözümsüz kalıyor.
Temel Pozisyonlar
İndeterminizm, Evren(t) tam bilinse bile Evren(t+1) için tek bir sonuç değil bir ihtimal uzayı olduğunu söylüyor. Bu uzayın her elemanı fiziksel olarak mümkün ama hangisinin gerçekleşeceği prensipte belirlenemez. Ama indeterminizm tek başına özgür iradeyi kurtarmıyor çünkü eğer kararın kaynağı rastlantısallıksa bu sana ait bir karar değil, zarın yuvarlayıcısı sen değilsin.
Bağdaşırcılık (compatibilism), determinizm doğru olsa bile özgür iradenin mümkün olduğunu söylüyor. Eylem senin arzularından, karakterinden, nedenlerinden kaynaklanıyorsa ve dışsal zorlama yoksa, o eylem özgürdür. Modern versiyonlarında en güçlü olanı reasons-responsiveness teorisi; eğer agent yeterli nedenler sunulduğunda davranışını değiştirebiliyorsa o agent özgürdür, determinizm altında da bu mümkün. Frankfurt'un hiyerarşik arzu teorisi de bu kategoride; birinci düzey arzu (yapmak istiyorum) ile ikinci düzey arzu (yapmak istediğimi istemek) uyumluysa özgürlük var. Bağdaşırcılığın temel sorunu gerçek alternatif olmadığında sourcehood yeterli mi sorusu ve fenomenal boyutu tamamen dışarıda bırakması. Yani aynı hiyerarşik yapıyı fenomenal bilinci olmayan bir sistemde de kurabilirsiniz; iki katmanlı değerlendirme yapan bir robot ikinci düzey "onay" üretebilir ama içeride kimse yoktur.
Bağdaşmazcılık (incompatibilism) ise determinizm doğruysa özgür iradenin imkânsız olduğunu ve bunların birlikte tutunamayacağını söylüyor. Bağdaşmazcılık kendi içinde ikiye ayrılıyor. Sert determinizm determinizmin doğru olduğunu ve dolayısıyla özgür iradenin bir illüzyon olduğunu savunuyor. Liberteryen özgür irade ise determinizmin yanlış olduğunu (ya da en azından özgür iradenin alanında geçerli olmadığını) ve dolayısıyla özgür iradenin mümkün olduğunu savunuyor. Bu yazı ikinci pozisyonun savunusu.
Event Causation ve Agent Causation
Liberteryen özgür irade, gerçek özgürlük için hem sourcehood hem de gerçek alternatif olasılıkların gerektiğini ve bu ikisinin determinizm doğruysa mümkün olmadığını söylüyor. Liberteryen teoriler iki büyük kategoriye ayrılıyor.
Event causation teorilerinde özgür eylem, önceki olayların (nöronal ateşlemeler, zihinsel durumlar, arzular) nedensel sonucu olarak açıklanıyor ama bu olaylar deterministik değil, indeterministik. İlk bakışta bu libertaryanizm için yeterli görünüyor çünkü belirlenimsizlik var, alternatif olasılıklar var. Ama event causation teorilerinin ciddi sorunları var. Birinci sorun Christopher Franklin'in "It Ain't Me" argümanından geliyor: Eğer eylemler yalnızca faile ait durumlar ve olaylar tarafından nedensel olarak üretiliyorsa, kararı bizzat fail değil, o durumlar ve olaylar üretiyor. Fail herhangi bir durum ya da olayla özdeş değil ve durumlar ile olayların bir demetine de indirgenemiyor. Eğer kararı "Ahmet'in A'yı arzu etmesi" olayı ürettiyse, kararı Ahmet üretmedi, o olay üretti. İkinci sorun Kaybolan Agent Problemi; Griffiths, Lowe ve Pereboom bu sorunu farklı biçimlerde dile getiriyor: eğer eylemler yalnızca agentın içindeki durumlar ve olaylar tarafından üretiliyorsa, agentın kendisi sahneden kayboluyor ve hiçbir rol oynamıyor. Agent, içindeki olayların bir konak organizması gibi görünmeye başlıyor; olayları başlatan değil, olayların gerçekleştiği yer hâline geliyor. Robert Kane de son çalışmalarında bu sorunları kabul ederek kendi görüşünü hibrit 1 event-causal ve agent-causal libertaryanizm olarak yeniden konumlandırıyor.
Agency reductionism'in yanlış olduğunu görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok. Birinci şahıs perspektifinden bakalım: "Benim kararım" derken içimdeki nöronal olayların kararını kastetmiyorum. Kendimi içimdeki olayların toplamına indirgemiyorum; onları yaşayan, onların üzerinde duran, onları kullanan bir şey olarak deneyimliyorum.
Agent causation, özgür eylemde nedensel gücün olaylara değil doğrudan agenta ait olduğunu söylüyor. Agent olaylar zincirinde bir halka değil, zincirin başladığı noktanın kendisi. Chisholm, O'Connor ve Clarke bu pozisyonu savunuyor. Agent causation'ın güçlü yanı sourcehood sorununu ve Kaybolan Agent Problemini çözmesi, zayıf yanı ise şu soru: bu nedensellik ne deterministik ne rastgele ise ne? Ve fiziksel dünyayla nasıl bağdaştırılır? Bu soruyu cevaplamak için modele ihtiyacım var çünkü kafamda agent-causal liberteryen özgür iradenin daha iyi yer etmesi için matematiksel bir çerçeve çok yardımcı oluyor.
Epifenomenalizm ve Reddi
Ama modele geçmeden önce bekleyen bir tehlikeyi (püsüdo xDDD) konuşmak lazım: epifenomenalizm. Fenomenal bilincin gerçek olduğunu, qualia'nın ontolojik ağırlık taşıdığını kabul ettiğimizde hemen karşımıza çıkan itiraz şu; peki bu fenomenal içerik nedensel olarak hiçbir şey yapamıyor olabilir mi? Epifenomenalizm aslında trenin duman çıkarması ama dumanın trenin hareketinden bağımsız olması gibi bir şey. Bilinç var, qualia gerçek ama bunlar nedensellik zincirinde hiçbir rol oynamıyor; nöral süreçler kararı üretiyor, bilinç sadece o sürecin yan ürünü olarak yanında beliriyor. Bu tehlikeyi ciddiye almak lazım çünkü eğer epifenomenalizm doğruysa, fenomenal bilincin gerçek olduğunu kabul etmek ahlaki sorumluluk için hiçbir şey kazandırmıyor.
Ama ben bunu mental causation'ın doğrudan deneyimlediğimiz bir şey olmasından ötürü reddediyorum. Elime iğne battığında elimi çekiyorum ve bu çekme eyleminin sebebi olarak acıyı, yani fenomenal içeriği doğrudan deneyimliyorum. Nöronların ateşlenmesini değil, acıyı. Benim acıya göre kararım acının nöral korelasyonları değil qualia'sı. Bunu epifenomenalizm adına reddetmek en dolaylı ve soyut olandan başlayıp en doğrudan ve somut olanı inkâr etmek gibi. Bir de şunu ekleyeyim: epifenomenalizm kendi kendini zedeliyor çünkü farz edelim epifenomenalizmi savunmak için fenomenal içeriğimi kullandım. Bu durumda fenomenal içeriğin özellikleri savunmamın özelliklerinden feyz alacağı için durum tam tersi oluyor; yani epifenomenalizmi savunmak için fenomenal içerik nedensel olarak işlemek zorunda, bu da epifenomenalizmin elini epey zayıflatıyor.
Whittle ve Pratik Zorunluluk
Ann Whittle burada çok önemli bir katkı sunuyor. Ona göre indeterminizm liberteryanizmin savunmak zorunda kaldığı bir güçlük değil, özgürlük için vazgeçilmez bir zorunluluk. Zihinsel nedenselliğin gerçek anlamda işleyebilmesi için alt seviyede belirlenimsizlik şart. Fiziksel seviyede determinizm doğruysa eylemin asıl nedeni zihinsel durum değil o anki fiziksel durum, çünkü fiziksel durum sonucu kesin olarak belirlerken zihinsel durum bunu yapamıyor. Ama fiziksel seviyede indeterminizm doğruysa, yani fiziksel yasalar tek bir kesin sonucu belirlemiyorsa, tam bu noktada agentın zihinsel durumu eylemin en orantılı nedeni haline geliyor.
Whittle ayrıca "pratik zorunluluk" kavramını da ekliyor. Dennett'ın Martin Luther örneğinde Luther "Burada duruyorum, başka türlü yapamam" der; derin ilkelerine dayanan rasyonel kapasitesi geri adım atmasını pratik olarak imkânsız kılmıştır. Bu yetersizlik sorumluluğunu zedelemez, aksine eylemin tamamen kendi değerlendirmelerinden kaynaklandığını gösterir. Nomolojik (fiziksel yasalara dayalı) zorunluluklar agentın dışından gelir ve özgürlüğü bozar ama pratik zorunluluk agentın kendi nedenleri tarafından üretilen bir belirlenmedir ve bu tamamen farklı bir kategori. Bunu ilerleyen bölümlerde modelin içinde göreceğiz.
Modelin Aksiyomları
Her model bir şeyleri baştan kabul eder ve bu modelin iki aksiyomu var. Birincisi fenomenal realizm: qualia gerçektir, birinci şahıs perspektifi epistemik bir illüzyon değil, ontolojik ağırlık taşıyan bağımsız bir kategoridir ve fenomenal içerik nedensel olarak kapalı değil, doğrudan deneyimlediğimiz en temel nedensel etki biçimi olarak işliyor. "Seçtiğini hissetmek" deterministik bir sürecin ürettiği kullanıcı arayüzü değil, gerçek bir deneyimdir. Dennett'ın heterophenomenology'si tam da bunu reddediyor; fenomenal realizmi yanılsama olarak görüyor. Bunu biliyoruz ama bu modelin ilk aksiyomu o reddi reddediyor. Ortak zemin olmadığında tartışma sürdürülemez ve bu bence bir zayıflık değil, aksine çizilmesi gereken bir sınır. İkincisi $K$, agent causation'ın ilkel terimi, kaynak operatörü. Mental causation ayrı bir problem olarak burada durmuyor; fenomenal realizmi ve onun nedensel gücünü kabul ettiğinde $K$'nın ontolojik zemini de zaten kurulmuş oluyor.
Matematiksel Model
Şimdi matematiksel modele geçelim. $S_t$, $t$ anındaki her şeyi temsil ediyor: nöronal yapı, hafıza, duygu hali, çevre koşulları. Tamamen sabittir ve geçmiş değişmez. Ama burada kritik bir ayrım var. Evren($t$) prensipte bilinebilir, Laplace'ın şeytanı bu bilgiyi elde edebilir. Ama Evren($t$)'den Evren($t+1$)'i tam olarak çıkarmak mümkün değil; bazı fonksiyonlar girdiyi tamamen belirler ama çıktıyı hesaplamak için girdiyi tamamen simüle etmekten başka yol yoktur.
$$\text{Evren}(t) \xrightarrow{\text{zorunlu bilgi}} \checkmark \qquad \text{Evren}(t) \xrightarrow{\text{fonksiyon}} \text{Evren}(t+1) \xrightarrow{} \times$$
$t$ anında bir karar var, A ya da B. Her seçenek bir nedenler kümesi taşıyor:
$$R_A = {d_1, d_2, \ldots, d_n} \qquad R_B = {k_1, k_2, \ldots, k_m}$$
Her neden bir vektördür ve sadece bir büyüklük değil, bir yön taşıyor. Somut örnek: yurt dışında iş teklifi aldın.
$$R_A = \{\underbrace{d_1}_{\text{kariyer}}, \underbrace{d_2}_{\text{maaş}}, \underbrace{d_3}_{\text{heyecan}}\} \qquad R_B = \{\underbrace{k_1}_{\text{aile}}, \underbrace{k_2}_{\text{kökler}}, \underbrace{k_3}_{\text{güven}}\}$$
"Kariyer" ile "aile" normatif olarak toplanamaz, hangisinin daha önemli olduğu söylenemez:
$$d_i \not\geq k_j \quad \text{ve} \quad k_j \not\geq d_i$$
Kıyaslanamaz (Ruth Chang'ın "on par" kavramı tam bunu söylüyor). Deterministik "en iyiyi seç" algoritması burada çalışmıyor çünkü deterministin beklediği şey $R_A$ ve $R_B$ arasında bir toplama fonksiyonu var ve hangi taraf daha büyükse o seçilir. Ama bu fonksiyon yoktur; "kariyer" ile "aile" aynı ölçekte değil. Bir LLM'in yapabileceği şey en fazla bu nedenlere sayısal ağırlıklar atamak ve toplamı karşılaştırmak ama bu karşılaştırma fenomenal bir içerik taşımıyor, sadece bir hesaplama.
C Operatörü
$S_t$'deki ham nedenler doğrudan eylemi belirlemez; önce fenomenal deneyime dönüşmeleri gerekiyor. Bu dönüşümü yapan $C$ operatörü:
$$C(S_t, A) \to f_A \qquad C(S_t, B) \to f_B$$
$f_A$ ve $f_B$ fenomenal yoğunluklar; sıralanabilir ama ölçülemeyen büyüklükler. Yani $f_A > f_B$ diyebilirsin (hangisinin daha ağır hissettirdiğini biliyorsun) ama tam sayısal büyüklük yok çünkü fenomenalite bunu gerektiriyor: sıralama var, metrik yok. Ham nedenler normatif içerik taşıyor ve kıyaslanamaz ama $C$ operatöründen geçtikten sonra ortaya çıkan $f_A$ ve $f_B$ artık normatif içerik değil, fenomenal yoğunluk. "Kariyer kaygısının ne kadar güçlü hissettirdiği" ile "aile özleminin ne kadar güçlü hissettirdiği" kıyaslanabilir çünkü ikisi de aynı fenomenal boyutta yaşanıyor. $C$ operatörü şu dönüşümü yapıyor:
$$\text{Kıyaslanamaz normatif içerik} \xrightarrow{C} \text{Kıyaslanabilir fenomenal yoğunluk}$$
Ve bu dönüşüm $C > 0$ koşulunu gerektiriyor. "Risk %10" verisi $C = 0$ olan sistem için sadece 0.1 rakamı; $C > 0$ olan varlık için ise içeriden "endişe" olarak deneyimleniyor. Bu fark niceliksel değil, niteliksel. $C$ ordinal olarak tanımlı (bu sıralama felsefi olarak tartışmalı ve hayvan bilinci literatürü kesin bir hiyerarşi sunmuyor; burada yaygın sezgiye dayanan ve modelin işlemesi için kesin değerler değil, ordinal bir ilişki gerektiren bir sıralama kullanıyorum):
$$C_{\text{taş}} < C_{\text{böcek}} < C_{\text{köpek}} < C_{\text{insan}}$$
Sorumluluk için tam değeri değil bir eşiği geçip geçmediği önemli, $\mathbf{1}[C > C_{\min}]$. Anestezi altında $C < C_{\min}$, dolayısıyla o koşulda sorumluluk sıfır; sezgiyle uyumlu.
Özgürlük Derecesi ve Denge Ölçüsü
Her seçenek bir eşiği geçmek zorunda; $\text{Seçilebilir}(X) \iff f_X > T$ olmak üzere $T$ gerçekçi olmayan seçenekleri ayıklıyor. "İş teklifini değerlendirirken uçmayı seçebilirdim" diyemezsin, uçmak eşiği geçemiyor. Eşiği geçen seçenek sayısı özgürlük derecesi:
$$FD = |{X \in {A, B} : f_X > T}|$$
$FD = 1$ ise pratik zorunluluk var, $FD \geq 2$ ise özgür iradenin gerekli koşulu sağlanıyor. Ama $FD \geq 2$ yeterli değil. $f_A = 1000T$ ve $f_B = 1.001T$ olduğunda ikisi de eşiği geçiyor ama B'yi seçmek neredeyse irrasyonel; bu durumu dışlamak için denge ölçüsü gerekiyor (bu formülasyon başka biçimlerde de kurulabilir ama iki seçenek arasındaki fenomenal dengeyi yakalamak için oran ilişkisi modelin temel sezgisiyle en tutarlı yapı olarak görünüyor):
$$D = \frac{\min(f_A, f_B)}{\max(f_A, f_B)} \cdot \mathbf{1}[FD \geq 2]$$
$D \in [0,1]$. $D \to 1$: iki seçeneğin fenomenal yoğunluğu dengeli, gerçek bir gerilim var, tam özgür irade alanı. $D \to 0$: bir seçenek ezici biçimde baskın, pratik zorunluluk var. Silah zorlama örneğinde "imzala yoksa vururum" dediğinde imzalamamak teorik olarak hâlâ seçilebilir ama $D \ll d$; pratik zorunluluk bu. Hukuk da bunu böyle değerlendiriyor: ikrah altında imzalanan sözleşme geçersiz. ($d$ eşiğinin tam değeri normatif bir sorudur ve etik ile hukuk teorisine devredilmektedir.)
K Operatörü
Modelin kalbi $K$ operatörü, kaynak operatörü. $K$ aslında bizim agent için ahlaki sorumluluğun var olmasını sağlayan bir operatör. Her insanın kendisi için bir $K$ operatörü var ve sorumluluk $M$ matrisindeki değişikliklerle anlam kazanıyor; yani agentın gerçek dünyada yaptıklarının ahlaki sorumluluğunu almasını gerektiren bir yapı.
$$K : \mathcal{A}_{\text{seçilebilir}} \to \mathcal{A}$$
$K$, seçilebilir eylemler kümesinden bir eylem seçiyor ama iki şey değildir. $S_t$'nin fonksiyonu değil; eğer öyle olsaydı aynı geçmişten hep aynı karar çıkardı, determinizm olurdu. Rastgele de değil çünkü:
$$K(X) \implies \exists ; r \in R_X ; \text{onaylandı}$$
A seçildiyse $R_A$'dan en az bir neden onaylandı. "Neden bu kararı verdin?" sorusuna her zaman cevap verilebilir; bu onu saf şanstan ayırıyor. Peki $K$ nedir? Aksiyomdur. Matematikte Öklid'in "nokta" ve "doğru"su gibi; sistemin geri kalanı onun üzerine kurulur ama kendisi başka bir şeyle tanımlanmaz. Aksiyomun içeriği boş değil; $C > 0$ olan varlığın birinci şahıs perspektifinin görünen yüzü. Üçüncü şahıstan bakıldığında $K$ görünmez (ne deterministik ne rastgele), birinci şahıstan bakıldığında ise seçim olarak deneyimleniyor. $K$ agentın kendisidir; nedensellik zincirinin bir halkası değil, zincirin başladığı noktanın kendisi. "It Ain't Me" argümanı ve Kaybolan Agent Problemi tam da $K$'nın neden gerekli olduğunu gösteriyor; event causation $K$'yı üretemez çünkü olaylar zinciri kaynaktan yoksun.
Burada önemli bir ekleme lazım: $K$ salt nedensel değil, aynı zamanda teleolojik bir operatör. $K$ sadece $M_t$ birikimini görüyor değil, aynı zamanda bu kararın $M_{t+\tau}$'ya ne yazacağını da hesaba katıyor. Yani $K$'nın tam argümanı şöyle yazılabilir:
$$K\bigl(R_A, R_B, M_t, \mathbb{E}[M_{t+\tau}]\bigr) \to \mathcal{A}$$
$K$ hem retrospektif hem prospektif; geçmişten gelen $M_t$ ve gelecekteki $\mathbb{E}[M_{t+\tau}]$ birlikte $K$'yı besliyor ama $K$ ikisinin de deterministik fonksiyonu değil. Yani aynı argüman kümesinden farklı çıktılar mümkün; bu onu belirsiz değil, tanımlanamaz yapıyor ve tam da bu yüzden aksiyom olarak konuluyor. Widerker ve Schnall'ın Leeway-Libertarianism tanımında "agentın eylemi ile nedeni arasındaki ilişki teleolojiktir" demesi tam bunu işaret ediyor; agent eylemi bir amaca ulaşmak için araç olarak görüyor ve bu amaç geleceği içeriyor. Kalp krizi örneğine dönersek, sigarayı bırakan kişi sadece "şu an sağlık daha ağır hissettiriyor" demiyor; "bu kararın 3-4 yıl sonra beni nasıl bir $M$'ye taşıyacağını" da görüyor.
M Matrisi ve Karakter İnşası
Her $K$ kararı bir değerler yapısı üzerinde işliyor ve o yapıyı dönüştürüyor:
$$M_{t+1} = M_t + \Delta M(K_t)$$
$M_0$ verilmiş (karakterden, kültürden, genetikten). Her $K_t$ agentın kendi yazarlık eylemi. Burada kamera metaforuna dikkat etmek lazım: $M$ matrisi sadece $K$'nın gördüğü değil, aynı zamanda $K$'nın yazdığı şey. Her $K$ kararı hem o anki $M$'yi kullanıyor hem de bir sonrakini şekillendiriyor. Dolayısıyla $M$ salt araç değil, $K$'nın yazarlık eylemiyle birlikte inşa edilen bir yapı.
Disiplin ve alışkanlık meselesi tam burada açıklık kazanıyor. Diyet yapmak ilk hafta $D$ düşük, matris direniyor, $K$ zorla işliyor. Ama her gün $K$ o kararı verince $M$ biraz dönüşüyor. 3-4 yıl sonra $D$ yükselmiş, aynı karar artık daha az enerji gerektiriyor. Zorluk ortadan kalkmadı ama matris o zorluğu absorbe edecek şekilde evrildi. Yani kolaylık $K$'nın ödülü, başlangıç koşulu değil. Tüm bu fiziksel ve mental zorluklar $K$'yı engelleyen dışsal duvarlar değil, önceki $K$'ların ürettiği matrisin içsel dirençleri. Başkası tarafından dayatılmış bir duvar ile kendi kararlarının biriktirdiği bir direnç ahlaken aynı değil.
İnsanlara yardım etmeyi seven birinin $M$ matrisi "insanlara yardım" vektörünü çok yüksek ağırlıkla taşıyor. Hemşirelikle karşılaşınca $f_{\text{hemşire}}$ gerçekten çok yüksek çıkacak ve $D$ düşecek. Ama o yüksek ağırlık nereden geldi? Önceki $K$ kararlarından. Yani o kişi geçmişte defalarca "insanlara yardım etmeyi seçti," her seferinde $M_{t+1} = M_t + \Delta M(K_t)$ işledi ve o ağırlık birikti. Hemşirelik seçimi o birikimin sonucu ama biriken şey önceki $K$'ların eseri. Event causation'da bu birikim yoktur, sadece anlık mental state'ler vardır.
Sınır Vakaları: Ted Bundy ve İsteksiz Dönüşüm
Modelin en zorlu köşesine gelmeden önce bir geçiş yapalım. $M$ matrisinin $K$'yı belirlemediğini söyledik ama peki ya $M$ neredeyse tamamen tek yönde ağırlaşmışsa, yani o beyaz piksel neredeyse sıfıra inmişse? Ted Bundy sınır vakası olarak tam bunu gösteriyor. Eğer Bundy'nin matrisi gerçekten "full siyah" doğduysa, yani genetik arka plan $M_0$'ı bu şekilde belirledi ise, sorumluluk formülü ne diyor? $D$ sıfıra yakınsa sorumluluk da sıfıra yaklaşıyor; model burada hukuki sezgiyle örtüşüyor aslında, psikopati tanısı alan birinin cezai ehliyeti tartışmaya açılıyor. Ama "full siyah matris" gerçekten mümkün mü? Dönüş hikâyelerinin var olması en azından bazı vakalarda matrisin full siyah olmadığını gösteriyor. Piksel metaforuyla söyleyecek olursak: 24 beyaz 1 siyah olan birinde $K$ için o siyah pikselin temsil ettiği seçenek $D$'yi küçük ama sıfır yapmıyor. Ve kritik olan şu: $K$ o 1 siyah pikseli seçerse $M_{t+1}$'de belki 2 piksel siyah oluyor; yani her seçim dağılımı yeniden yazıyor.
"İstemeyerek de olsa değişim" tam da $K$'nın $M$'ye rağmen işleyebildiğinin kanıtı. Eğer $M$, $K$'yı zorunlu kılsaydı istemeyerek değişim imkânsız olurdu. İsteksiz dönüş hikâyeleri şunu gösteriyor: $K$ bazen $M$'nin ağırlıklı yöneliminin tersine işleyebiliyor. Ve paradoks şu: o ters işleyiş $M$'yi yavaşça dönüştürüyor. Yani kişi başta istemeden yaptığı şeyi zamanla içselleştiriyor. Aristoteles'in ethos kavramı tam bunu söylüyordu; erdem alışkanlıkla kazanılır, önce zorla yaparsın sonra içinden gelir. $M_0$'da zayıf olan bir vektör $K$'nın tekrarlı kararlarıyla güçlenebiliyor.
Praiseworthy Asimetrisi ve Sorumluluk Formülü
Praiseworthy asimetrisi de modelin güzel bir sonucunu üretiyor. $M_k$ daha kötüye meyletmeyi diretecek şekilde eğilimli, $M_p$ daha iyi durumda olsun. Aynı kararı aynı $D$ değeriyle üretiyorlar. Ama $K$ aynı çıktıyı $M_k$'da daha yüksek bir matris direncini aşarak veriyor. Övgü tam da bu direnci aşma kapasitesine atfediliyor. Atletizm analojisi çok açıklayıcı: 100 kiloluk halteri kaldıran biri ile 150 kiloluk halteri kaldıran biri aynı hareketi yapıyor ama ikincisi daha fazla güç harcadı. Dışarıdan bakınca aynı eylem, içeriden bakınca çok farklı bir $K$ işleyişi. Bu Van Inwagen'ın consequence argument'ındaki "aynı sonucu ürettiler, o hâlde aynı övgüyü hak ediyorlar" çıkarımını doğrudan çürütüyor; inwagen'in aksine sonuç her şey değil.
Sorumluluk formülü:
$$\text{Resp}(X) = \mathbf{1}[C > C_{\min}] \cdot \mathbf{1}[FD \geq 2] \cdot D$$
Sorumluluğu üç faktörün çarpımı olarak ele aldım; herhangi biri sıfır olursa sorumluluk sıfır. $FD$ (özgürlük) ile $C$ (sorumluluğun ön koşulu) birbirinden bağımsız değişkenler. Literatürdeki çoğu model ya özgürlüğe ya sorumluluğa bakıyor; bu model ikisini ayrı ve bağımsız olarak haritalıyor. $FD$ yüksek ama $C$ sıfır olabilir (reasons-responsive ama fenomenal bilinci olmayan sistem), $C$ yüksek ama $D$ küçük olabilir (baskı altındaki insan). Sorumluluk bu değişkenlerin kesişiminde ortaya çıkıyor, birinin diğerinden türemesiyle değil. Ve Whittle'ın pratik zorunluluk kavramı tam burada oturuyor: Luther $D \approx 0.1$ ile işliyor ama sorumluluk sıfır değil çünkü $K$ işledi ve $M$ birikiminden geldi.
Bergson ve Duration
Henri Bergson özgür iradeyi "duration" (süre) kavramıyla temellendiriyor ve bu modelin felsefi zeminine çok doğal bir şekilde oturuyor. Bergson'a göre determinizm zamanı uzaysal kategorilerle düşünür ve $S_t$'yi bir fotoğraf gibi ele alır. Oysa bilinç için $S_t$ bir fotoğraf değil, akan bir müzik parçasının o andaki notası; bir nota önceki tüm notaları içinde taşır, öncekilerden soyutlanarak dinlenemez. $M_{t+1} = M_t + \Delta M(K_t)$ tam bunu matematiksel olarak kodluyor. Bergson bunu matematiksel olarak söyleyemiyordu ama bu formül onun sezgisinin matematiksel karşılığı.
Bergson ayrıca iki benlik ayrımı yapıyor: yüzeysel benlik (sosyal baskılar, katı alışkanlıklar, mekanik nedensellik) ve temel benlik (yaratıcı, özgür, içten gelen). Bu ayrım modelde şöyle karşılık buluyor: yüzeysel benlik $D$'yi düşüren faktörler (baskı, alışkanlık, dışsal zorlama), temel benlik $C > 0$ olan varlığın $K$'sının işlediği katman. $D$ yüksekken $K$ salt seçimden yaratıma dönüşür; hangi nedenin ağır basacağını önceden belirleyen hiçbir şey yok, agent o anda bunu inşa ediyor. Bergson'un "freedom as creation" fikri tam olarak bu.
Düşünce Deneyleri: Çip ve Kalp Krizi
Beynine çip taktık diyelim; bu çip $f_A$'yı yapay olarak şişiriyor. Normalde $f_A \approx f_B$ iken $D \approx 1$, çip sonrası $f_A \gg f_B$ olduğundan $D \approx 0$. $FD \geq 2$ teknik olarak hâlâ var ama özgür irade ve sorumluluk yok. Bu hukuki sezgiyle uyumlu; dışsal müdahaleyle üretilen eylemde sorumluluk aranmaz (elinizi tutup bıçakla birini öldürsem ahlaken sorumlu kişinin ben olacağı gibi). Tik örneğinde de $D \to 0$, sorumluluk kısıtlı.
Burada somut bir örnek vereyim. Dedem kalp krizi geçirdi ve tam o dönemde ben de doğmuştum. Hastaneden çıkınca sigarayı bırakmış; "torunum doğdu" falan demiş ve bırakmış. Bunu modelle düşünelim: kalp krizi ani bir tetikleyici; $C$ operatörü o ana kadar arka planda sessizce duran "ölüm korkusu" ve "çocuklar, torunlar" vektörlerini birdenbire çok yüksek fenomenal yoğunluğa taşıyor. $D$ bir anda değişiyor, denge bozuluyor. Ve $K$ o dengesizlikte bırakma yönünde işliyor.
Ama aynı senaryo eniştemde de yaşandı. O da kalp krizi geçirdi, o da torunlarını seviyor, o da sağlığının önemini biliyor. Ama bırakamadı. Hâlâ içiyor. Peki ne fark etti? Aynı tetikleyici, benzer $M_t$ ama $K$ farklı işledi. "Bu sadece rastlantı" dersen her iki kararın da nedenlere bağlı olmasını açıklayamazsın. "Aynı koşullardan tek karar çıkar" dersen dedemle eniştemi açıklayamazsın. Model tam burada oturuyor: $K$ ne deterministik ne rastgele, nedenlere bağlı ama onlar tarafından zorunlu kılınmıyor.
İtirazlar
Rastlantısallık İtirazı
Rastlantısallık itirazı, reasons-responsive ama fenomenal bilinci olmayan bir sistemin insan ile arasındaki farkın ne olduğunu soruyor. Cevap:
$$C = 0 \implies K = \emptyset \implies \text{Resp} = 0$$
$FD$ ne kadar yüksek olursa olsun $C = 0$ iken sorumluluk sıfır. Bu itiraz modeli tehdit etmiyor.
Shabo'nun İki Aşamalı Şans İtirazı
Shabo'nun iki aşamalı şans itirazı daha keskin ve doğrudan bu modele yöneltilebilecek en güçlü versiyonlardan biri. İlk aşamasında Shabo, Christine'in bahsi kabul etmeyi seçtiğinde tüm zihinsel durumlarının olasılık dağılımına zaten dahil edildiğini ve bu dağılımın ötesinde neden bu özel seçimi yaptığına dair eklenecek "hiçbir şeyin" kalmadığını, dolayısıyla eylemin gerçekten rastgele bir sonuç olduğunu söylüyor. İkinci aşamasında ise "yönlendirme" (guidance) koşulunu öne sürüyor; Christine'in ancak inancının sonucu nedensel olarak etkileyebildiği durumda o inançla yönlendirilebileceğini, ama kararsız durumundayken inancın ona sonucu yönlendirme aracı sağlamadığını söylüyor.
Bu cevabın güçlü olmadığını düşünüyorum şöyle: farz edelim event causation'ı $K$ gibi kabul ettik. Bu durumda event causation'ın özellikleri $K$'nın özelliklerinden feyz alacağı için durum tam tersi oluyor ve $K$'nın yönlendirme kapasitesi event causation'da zaten yok. Yani Shabo'nun itirazı event causation için gerçekten çürütücü ama $K(X) \implies r \in R_X$ koşuluyla tam olarak yönlendirme gereksinimini karşılıyor. $K$ rastgele örnekleme değil, $R_X$'teki bir nedeni onaylayarak işliyor. "Neden bu seçimi yaptın?" sorusuna her zaman cevap var ve bu cevap "çünkü şu neden o an ağır bastı" biçiminde; bu tam olarak inancın eylemi yönlendirmesi demek. Widerker ve Schnall da buna paralel bir cevap veriyor: sorumluluk için eylemin kontrastif bir açıklamasına ihtiyacımız yok; fail elindeyken bilerek yaptıysa sorumluluk var.
Luck Objection
Luck objection, $K$'nın $S_t$'nin fonksiyonu olmadığı durumlarda bu seçimin şans eseri olduğunu söylüyor. Güçlü versiyonunda aynı $K$'nın aynı $R_A$ ve $R_B$ ile karşılaşıp farklı seçimlere gidebiliyorsa bu farkı yaratanın ne olduğu soruluyor. Bu soruyu sormak her farkın dışarıdan açıklanabilir olmasını şart koşuyor; bu şartın kendisi determinizmi baştan varsayıyor. Luck'ın doğru tanımı "açıklaması olmayan şey" değil, "agente atfedilemeyen şey"dir:
$$K(X) \implies r \in R_X \text{ onaylandı} \implies \text{fail kaynağı var}$$
Widerker ve Schnall'ın kuyumcu örneği tam burada devreye giriyor; fail kararını sanki "gökten zembille inmiş" gibi deneyimlemiyor, kararını kendisinin verdiğini ve kontrolün kendisinde olduğunu hissediyor. Bu itiraz ayrıca üçüncü şahıs perspektifinin tüketici olduğunu varsayıyor; fenomenal realizm aksiyomunu kabul ettiğinde bu varsayım çöküyor. $K$ birinci şahıs perspektifinden self-explanatory; dışarıdan açıklanması gerekmiyor çünkü dışarıdan görünmesi zaten beklenmiyor. $t$ anında A veya B seçerken aynı psikolojik mental statelerle A da seçilebilir B de; ille de bir fark olmak zorunda değil. Sebepler, hisler, arzular sadece $K$ için sahne kuruyor; sahnede oynayan $K$.
Replay Argümanı
Replay (veya rollback) argümanı luck objection'dan yapısal olarak farklı ve daha güçlü. Van Inwagen, aynı $S_t$'den filmi geri sarıp izlendiğinde iki seçenek olduğunu söylüyor:
$$\text{Seçenek 1: Her seferinde aynı karar} \implies \text{determinizm}$$ $$\text{Seçenek 2: Bazen farklı karar} \implies \text{randomness}$$
Cevap iki adımda geliyor. Birinci adım: replay argümanı tamamen üçüncü şahıs perspektifinden kuruluyor:
$$\text{Üçüncü şahıs}: {S_t \to S_{t+1}} \in {\text{deterministik}} \cup {\text{rastgele}}$$
İkinci adım: birinci şahıs perspektifi bu kümenin dışında:
$$\text{Birinci şahıs}: K \notin {\text{deterministik}} \cup {\text{rastgele}}$$
Replay argümanı üçüncü şahıs perspektifinin tüm ontolojik kategorileri kapsadığını varsayıyor; bu varsayımı reddediyoruz.
Bunun ötesinde rollback'in sonucunu prensipte bilemeyiz ve bu agnostisizm iki farklı yorumdan kaynaklanıyor olabilir. Dikkat çekici olan şu ki her iki yorumda da rollback işe yaramıyor.
Birinci yorumda $K$'nın kararı bir tür çöküş gerçekleştiriyor. Karardan önce ihtimal uzayı var, $K$ henüz "ölçülmemiş." Ama $K$ karar verdikten sonra $M_{t+1} = M_t + \Delta M(K_t)$ gereği $M$ değişti. Şimdi Van Inwagen "geri sar" diyor; ama neyi geri sarıyorsun? $S_t$ anındaki kişiyi değil, farklı bir $M$ taşıyan farklı birini aynı noktaya koymuş olursun. Yani "aynı $S_t$'den farklı çıkar mıydı" sorusu ontolojik olarak anlamsız; geri sarılan kişi zaten o kişi değil. Bu yorumda rollback prosedürünün kendisi bozuk.
İkinci yorumda ise bu konuda agnostik de kalabiliriz. Bir agent $W$ mümkün dünyasında $t$ anında $A$ eylemini gerçekleştirmiş olsun. Nasıl ki kuantum mekaniğinde bir doğrultuda spin ölçtükten sonra aynı doğrultuda tekrar ölçersen hep aynı sonucu alırsın ama farklı bir eksen ölçüp geri dönersen orijinal durum bozuluyor; burada da benzer bir şey söz konusu olabilir. $W_1$ mümkün dünyasında $K_1$ operatörüne sahip olan agent için, ki bu operatör o agenta ve o mümkün dünyaya has, $t$ anında $A$ seçimi yapıldıktan sonra artık diğer her geri sarmada %100 A gerçekleşiyor da olabilir. Bu determinizm değil çünkü farklı bir mümkün dünyada ya da farklı bir $K$ operatörüyle sonuç farklı olabilirdi. Rollback bu yorumda da işe yaramıyor çünkü "aynı $S_t$'ye dönmek" $K_1$'i ve $W_1$'i yeniden üretmek demek; bu ise epistemik olarak erişilemez.
Bu iki yorumdan hangisi doğru bilinmiyor. Ama her ikisinde de aynı sonuç çıkıyor: rollback argümanının "ya determinizm ya rastlantı" ikilemi ya ontolojik olarak bozuk ya da epistemik olarak erişilemez. Van Inwagen'ın kurduğu ikili seçenek her iki yolda da zeminsiz kalıyor.
Archer burada çok güçlü başka bir katkı sunuyor: grounding yönünü tersine çeviriyor. Deterministin hatası şu: istatistik varsa açıklayan bir mekanizma olmalı, o mekanizma da ya determinizm ya rastlantı. Ama üçüncü seçenek şu; istatistik $K$'nın davranışsal iz düşümü, $K$'nın nedeni değil. Aynı $M_t$'den 1000 replay yaptın ve 600 kez A, 400 kez B çıktı; o istatistik zaten $K$'nın ne olduğunu gösteriyor, $K$'yı açıklamıyor. Oran $K$'dan türüyor, $K$ istatistikten değil. Grounding ilişkisi ters. Archer bunu köpekbalığı saldırısı istatistiklerine benzetiyor: belli oranın köpekbalığı saldırısından ölme olasılığı vardır ancak bu olasılık insanların neden öldüğünü açıklamaz; tam tersine belirli insanların bu şekilde ölmesi oranın oluşmasını açıklar. Oran Alice'i değil, Alice oranı yaratıyor. Görüldüğü üzere iki ihtimal de aslında benzer sonuçlara çıkıyor.
Mele'nin cross-world argümanına karşı da Archer'ın çerçevesi devreye giriyor. Mele iki mümkün dünyayı önce var sayıyor sonra "agent hangisini seçti" diye soruyor. Oysa doğru soru şu: o iki mümkün dünya zaten $K$'nın kararıyla ground ediliyor. Archer'ın ifadesiyle agentın eylemlerine dair gerçeklerin hangi dünyanın gerçek olduğundan daha temel olduğunu söyleyebiliriz. $W_1$ dünyası gerçektir çünkü agent $d_1$ kararını vermiştir; karar dünyayı belirler, dünya kararı değil. Zamansal önceliği metafiziksel bağımlılıkla karıştırmak gerekmiyor; Jura dönemindeki gelecek gerçekleri Tim'in gelecekteki eylemlerine bağlıdır. Tıpkı Tanrı'nın geleceği bilmesinin insanın özgür seçimlerine dayanması gibi; Tanrı'nın foreknowledge'ı hangi dünyanın actual olacağını biliyor ama bu bilgi o dünyayı zorunlu kılmıyor çünkü bilgi $K$'nın kararına dayanıyor.
Mümkün dünyalar ve grounding meselesini konuşunca zaman teorisi kaçınılmaz olarak devreye giriyor. "Gelecek zaten orada yazılı değil mi?" itirazı burada bekleniyor ve Robert Koons'un Dinamik B Teorisi tam bu itirazı kesiyor. Koons "göreceli edimsellik" ile "mutlak edimsellik" ayrımı yapıyor; $K$ kararından önce her iki dal da "görece potansiyel" olarak gerçek, $K$ kararından sonra biri "mutlak edimsel" oluyor. Geleceğin B teorisinde "orada" olması onu metafiziksel olarak zorunlu kılmıyor; her an tek bir geçmiş gövdesine ve olası gelecekleri temsil eden çoklu dallara sahip bir dallanan ağaç gibi. Bu Archer'ın grounding argümanıyla mükemmel örtüşüyor; mümkün dünyaları $K$ temellendiriyor derken Koons'un dallanan ağaç modeli tam bu ilişkiyi görselleştiriyor. Koons'un nedensel güçler (causal powers) ontolojisi de bu modelin Aristotelesçi zeminini destekliyor; her tözün içsel bir amacı (telos) vardır ve zamanın içsel bir yönü buradan geliyor. Bu $K$'nın teleolojik boyutuyla, yani $\mathbb{E}[M_{t+\tau}]$'ya bakmasıyla doğrudan bağlantılı.
Widerker ve Schnall'ın Van Inwagen'a karşı bir itirazı da burada devreye giriyor. Van Inwagen geri sarma argümanında "agentın her tekrarda aktif olarak seçtiğini" görmezden geliyor; sanki agent pasif bir izleyiciymiş gibi ele alıyor. Oysa her replay anında $K$ işliyor; fail kararını aktif olarak ve kendi nedenleriyle veriyor. İzleyici olarak eylemin neden her seferinde farklı olduğunu açıklayamasak bile agentın eylem üzerinde kontrol sahibi olmadığı izlenimine kapılmamamız gerekiyor. Ve indeterminizm durumunda eylemin illa farklı tekrarlarda farklı sonuçlanacağı garanti de değil; agent her seferinde aynı eylemi de yapabilir. Bu 600/400 dağılımının zorunlu olmadığını gösteriyor; o dağılım $K$'nın karakterini yansıtıyor, belirlenmiş bir çıktı değil.
Promise Argümanı
Promise argümanı dört itiraz arasında en ciddisi. $K$ aynı $S_t$'den farklı işleyebiliyorsa vaat eden $K$'nın yarın da aynı $K$ olacağının garantisi nedir? Widerker ve Schnall'ın söylediği gibi söz verme kurumu zaten doğası gereği sözü tutmama ihtimalini içinde barındırır. Söz vermek eylemin metafiziksel olarak kesin olduğu anlamına gelmez. Van Inwagen arabanın çalışıp çalışmamasındaki fiziksel rastgelelik ile insanın sözünü tutmasındaki özgür irade belirlenimsizliğini birbirine karıştırıyor; ama bir arabanın motoru $K$ taşımıyor, özgür fail ise $K$'yı taşıyor ve $K$, $M_t$ birikimiyle çalışıyor. Cevabın özü $M_{t+1} = M_t + \Delta M(K_t)$ formülünden geliyor:
$$\text{Güvenilirlik}(t) = f\big(M_t, ; K\text{'nın } M_t\text{'ye duyarlılık derecesi}\big)$$
Yirmi yıldır dürüst yaşayan birinin $M_t$'si bunu yansıtıyor. Yarın $K$ farklı işleyebilir ama aynı $M$ birikimini taşıyan bir $K$ olarak işler. $K$, $M_t$'ye duyarlı ama bağımlı değil. Deterministik bir dünyada vaat mekanik bir garanti; özgür iradenin olduğu bir dünyada vaat ahlaki bir taahhüt (güvenilir ama garantisiz). Bu ahlaki açıdan daha zayıf bir vaat değil, daha derin bir vaat; mekanik garantinin olmadığı yerde verilen söz karakterin gerçek ifadesi.
Sonuç
Modelin tamamını bir diyagramda gösterebiliriz:
$$\underbrace{S_t}_{\text{sabit geçmiş}} \xrightarrow{C \text{ operatörü}} \underbrace{f_A, f_B}_{\text{fenomenal yoğunluklar}} \xrightarrow{FD \geq 2,\; D > d} \underbrace{K}_{\text{özgür irade}} \to \text{Eylem} \xrightarrow{\Delta M} M_{t+1}$$
Özgür iradenin tanımı şöyle verilebilir: özgür irade, $C > 0$ olan bir agenta $FD \geq 2$ ve yeterli $D$ sunan, bu seçimi $K$ ile nedensel ve teleolojik olarak bağlayan ve her kararın $M_{t+1}$'i inşa ettiği kapasitedir.
Her özgür irade modelinin bir noktada durması gereken yer var. Compatibilizm "nedenlerine duyarlılık"ta duruyor; bu model $C > 0$ ve $K$'da duruyor. Fark şu: bu modelin durduğu yer daha az şey açıklanmış gibi yapıyor, daha dürüst. Bergson'un fotoğraf metaforu burada kapanıyor; determinist $S_t$'yi fotoğraf gibi görüyor, sabit, ölçülebilir, mekanik. Bu model $S_t$'yi müzik parçasının o andaki notası olarak görüyor; geçmişi içinde taşıyan, $K$ ile dönüşen, $M_{t+1}$'e akan. Özgür irade en nihayetinde failere özgü self-explanatory bir şey; birinci şahıs perspektifinden seçim açık, onu yaşıyorsun. Üçüncü şahıs perspektifinden hiçbir zaman tam görünmeyecek. Bu asimetri bir hata değil, mental life'ın yapısal sonucu.
$K$'yı aksiyom ilan etmek bu gerçeği kabul etmektir. Bu model $K$'yı tanımlamıyor ama özgür iradenin bileşenlerini haritalıyor: $C > 0$ olmadan içeride kimse yok, $FD \geq 2$ olmadan alternatif yok, $D > d$ olmadan pratik özgürlük yok, $K$ olmadan seçen yok sadece süreç var, $M_{t+1} = M_t + \Delta M(K_t)$ olmadan karakter yok sorumluluk yok. Ve bu bileşenlerin en kritik özelliği: $FD$ ile $C$ birbirinden bağımsız. Sorumluluk bu değişkenlerin kesişiminde ortaya çıkıyor, birinin diğerinden türemesiyle değil. Özgür irade bu beş bileşenin kesişiminde yaşıyor ve bu kesişim yalnızca fenomenal bilince sahip varlıklarda mümkün. Her agente özgü $K$'nın epistemik olarak temel olup olmadığı ise başka bir yazıya kalsın.
Yorumlar
Yorum Gönder